Biyografi

Cemal Süreya Olmak

          “Tanrı,

          Bininci gece şairi yarattı,

          Bin ikinci gece Cemal’i,

          Bin üçüncü gece şiir okudu Tanrı,

          Başa döndü sonra,

          Kadını yeniden yarattı.” diyerek dizelerini tamamlar Ülkü Tamer, Cemal Süreya için.

          Asıl adı Cemalettin Seber olsa da, gazete ve dergilerdeki yazılarında yaklaşık yirmi dokuz farklı isim kullanan Cemal Süreya 1931’de Erzincan’da doğdu, 9 Ocak 1990’da, 59 yaşında vefat etti. Ondan geriye altı şiir kitabı, on iki düz yazı, on deneme ve eleştiri, birkaç tane de mektup ve çocuk oyunları kitabı kaldı dersek, Süreya gibi bir deryadan sadece bir damla su çekmiş oluruz içimize. Çünkü Cemal Süreya demek; aşk demek, sürgün demek, Dersim demek, sigara demek, Üvercinka demek, Tomris demek… Ve böyle bir adamdan şair olmaktan başka bir icraat beklemek, onun yüreğini müsvedde bir kâğıt gibi buruşturup atmak demek.

          Yıllar önce Posta gazetesine verdiği bir röportajda dile getirdiği “Benim edebiyatla ilgili ikinci bir doğumum var: İlkokul üçüncü sınıf. Dostoyevski’yi okudum ve ondan sonra huzur kalmadı bende.” sözlerinden de anlaşılabileceği gibi şairlik zaten mutsuz adam işiydi ve Cemal Süreya, bunun için biçilmiş kaftandı. Tesadüf mü yoksa kader mi bilinmez ama ortaokulda yüz metre koşusunda kazandığı dolma kalemiyle yazdı ilk kompozisyonunu. Gerisi de çorap söküğü gibi geldi ve ilmek ilmek örüldü o şairane gömlek Cemal’in hayatının üzerine.

          Kadın, aşkını bir tohum misali eker adamın yüreğine. Acı yeşerir, umut filizlenir. Kadın şiir olur, adam şair. Cemal Süreya’ya şairliği öğreten Seniha Nemli, ilk aşkıdır. Orta ikide sınıfın en güzel kızına âşık olur, derslerde onun kızıl saçlarından gözlerini alamaz. Ve bir gün tahtaya “Kızıl Mısralar” diye bir şiir yazar Süreya: “Seni sevdiğim anda her şeyim kızıl oldu, Masmavi defterime kızıl satırlar doldu.” Bunun üzerine arkadaşlarından Abdullah Macit uyarır hemen Cemal’i: “Yahu ne yapıyorsun? Sana komünist derler!” ve şiir şu şekilde değişir sonra: “Seni sevdiğim anda her şeyim yeşil oldu, Masmavi defterime yeşil satırlar doldu.”

          Kahramanı olarak gördüğü babası ve “kar tanesi” diye seslendiği annesi Gülbeyaz Hanım’ın vefatları elbette ki derin yaralar açmış Cemal Süreya’da ve bir şairin verebileceği en güzel hediyeyi annesine ithafen dizeye dönüştürmüş: “Gülbeyaz’ım gitti, küçücük kalbimdeki kuş öldü.” Ve babasına yazdığı “Sizin hiç babanız öldü mü, benim bir kere öldü kör oldum.” diye başlayan şiiri de döneminde büyük ses getirmiştir.

          Belki de en âşık şair Cemal Süreya’nın en şiir yazdıran aşkı Tomris’inden bahsetmemek olmazdı. Kendisine hiç şiir yazılmamış bir kadın olarak, üzerine üç büyük şairin en güzel şiirlerini yazdığı bir kadının iç dünyasını hep saklı bir kıskançlık duygusuyla merak edenlerdeniz hepimiz. Lakin gerçek Tomris’i hep satır aralarında yakalıyoruz. Cemal, Birsen Sağnak ile; Tomris ise Ülkü Tamer’le evli olduğu sıralarda girdiler birbirlerinin hayatlarına. Başka bir sevdaydı bu şüphesiz. İkisi de eşlerinden boşandı. Türk edebiyatının en ses getiren aşklarından biriydi onlarınki ve belki de en ümitsizi. Ama yine de Cemal Süreya en güzel şiirlerini onun için yazdı: “Bir başına arşınlıyor adam mavi treni, keşke yalnız bunun için sevseydim seni…”

          İnce fikirli adamdır şair. Belki de bu kadar çok düşündüğü için tıpkı o çok sevdiği sigarasının külleri gibi, Cemal Süreya’nın hayatı da dağıldı her tarafa. Bunun en güzel örneğini Tomris Uyar şu sözleriyle verir: “Evine bağlı bir adam Cemal. ‘Akşamları eve biraz geç gel yahu, bir erkek hiç dolaşmaz mı?’ dedim. Ertesi gün altıya çeyrek geçe geldi eve. Sonraki gün altı buçuk. Normalde altıda gelirdi. Bir gün toz aldım, bezi silkelemek için pencereden eğildim ki kapının önünde oturmuş saatin dolmasını bekliyor.”

          Böyle bir aşkın ömrü sadece üç yıl sürse de Cemal’in Tomris’e yazdığı satırlar, erkeklerin sevdikleri kadından özür dilemek için uğrayacakları ilk durak olarak hep kalacak şüphesiz.

          Ve Üvercinka! En saf kadın, en güzel şiir… Cemal Süreya deyince hemen herkesin aklına gelebilecek bir isim Üvercinka. Peki, kim ola ki bu Cemal Süreya gibi bir adamı aşkıyla tutuşturan kadın? Cemal Süreya, eşi Seniha hamile iken kendisine Üvercinka adını taktığı genç bir kızla tanışır ve aralarında tutkulu bir aşk başlar. Fakat Süreya’nın hayatında bu genç kızın ne adını bilen ne de yüzünü gören kimse olmayacaktır. Hayatında bir giz olarak kalan bu genç kadın Türk şiirinin en gizemli şiirlerinden birini ortaya çıkaracak, Süreya’ya da şöhreti getirecektir ama Süreya bir karar vermek durumundadır. Eşi Seniha çok istedikleri çocuklarını doğurmak üzeredir ve Süreya kararını verir. Üvercinka ile ayrılık kararı alırken bir ağustos günü şu satırlar dökülür dizelere: “Acıların adını, ağustos koymalılar…”

          Bir söyleşisinde Üvercinka’nın anlamı sorulduğunda, güvercinin barışı ve sevgiyi simgelediğini, ilk harfinin kaldırılmasıyla oluşan üvercin sözcüğünün, kadın adlarının bazı yörelerde aldığı ‘ka’ takısıyla da Üvercinka halini aldığını belirtir. Adını verdiği Üvercinka şiirinde de “Ben böyle canlı saç görmedim ömrümde, her telinin içinde ayrı bir kalp çarpıyor.” diyecek kadar sever gizli genç kadını. Ayrıca, sadece güzelliği ile de etkilemedi Üvercinka onu. Cemal ‘Süreya’ olmasının sebebi de kendisi. Bir gün “elma” şiirinde adındaki ‘y’ harflerinden birini attığını ilan eder. Nedeni ise, arkadaşlarıyla bir telefon numarası üzerine girdiği iddiayı kaybetmesidir. Söz konusu telefon numarası ise Üvercinka’nın… Ve bunlar gibi daha birçok anısıyla, asırlar geçse bile üzerini toz kapladıkça değere binecek olan ölümsüz eserlerin sahibi bir Cemal Süreya geçti bu topraklardan. Sokaktaki duvarların vazgeçilmez dizesi haline gelen o meşhur şiirinde de dediği gibi, hayatı kısa olsa bile, kuşları kalbimizin üzerinde hep uçuyor…

Bunlar da hoşunuza gidebilir...

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir