Biyografi

Tanpınar’ı Tanımak Üzerine

          Ortaya yakın boyu, zamanın yükü altında hafif eğilmiş bedeni, dudaklarından hiç eksik etmediği o meşhur sigarası ve daima semadaki derin bakışlarıyla aramızda 60 yılı tüketti Tanpınar.

          Üç şeyden dert yanardı hep: parasızlık, alakasızlık ve insanlar…

          “Ahmet Hamdi Tanpınar, bu ülke için bir vicdan azabıdır.” diyor Ekrem Işın. Ruhumuza ayna tutan, aynı zamanda döneminin Türkiye’sinin doğu-batı medeniyeti karşısındaki zihniyet tarihini ustalıkla işleyen bu büyük adamı gelin hep beraber anlamaya ve tanımaya çalışalım, o zaman karar veririz bu ülkedeki yerinin ne olması gerektiğine.

          Osmanlı’nın, Meşrutiyet çanlarının etkisi altında olduğu hummalı dönemlerinden bir yaz günü 23 Haziran 1901’de, İstanbul-Şehzadebaşı’nda dünyaya gelen Ahmet Hamdi Bey, tipik bir Osmanlı ulema-bürokrat ailesinin ilk evladıdır. Memleket hallerini bu kadar yakından ve güzel takip etmesinin en büyük nedeni, şüphesiz babasının kadılığı dolayısıyla farklı şehirlerde yaşamış olmasıdır. Sinop, Siirt, Kerkük ve Antalya bu illerden başlıcalarıdır. Kerkük’te çöken bir imparatorluğun etrafını saran yalnızlık, gençlik yılları olması münasebetiyle de onu okuma ve düşünmeye sevk eder. Edebiyata açılan kapı da ileriki yaşamının mimarisi olacak olan yazar Yahya Kemal ile tanışmasıyla aralanır.

          Yükseköğrenimine başlamak üzere ise İstanbul’a gelen Ahmet Hamdi, önce baytar mektebine kaydolsa da ertesi sene İstanbul Darülfünunu Edebiyat Fakültesine geçer. Fakültede bir süredir yazılarını ve şiirlerini de severek okuduğu Yahya Kemal’in edebiyat bölümünde ders verdiğini öğrenince felsefe bölümünden edebiyat bölümüne yazılır. Edebiyat sevdalısının kültür ufkunun genişlemesi de burada başlar. Ahmet Hamdi’nin fakültede okuduğu yıllarda edebiyatçı ve tenkitçi olarak birçok otorite bulunmaktaydı. Bütün bu şahsiyetlerin Tanpınar’ın yetişmesinde az çok rolleri olduğunu tahmin etmek zor değildir. Ancak onun hafızasında tek bir kişi vardır ve yukarıda da bahsettiğimiz gibi Yahya Kemal, önce hocası, daha sonra da dostu olarak onun bütün yaşamı boyunca yanında olmuştur. Tanpınar’a Batı edebiyatının, divan şiirinin zevkini, millet ve tarih hakkındaki görüşlerinin temelini ve belki de en önemlisi dili kullanma sanatını kazandırır. Daha sonra fakültede sınıf arkadaşları arasında Mustafa Nihat Özon, Hasan Ali Yücel gibi sanatkâr ruhlu arkadaşları sayesinde dönemin kısa süreli fakat mühim dergilerinden biri olan Dergâh’ı tanıma fırsatı bulur ve yazıları da ilk olarak burada yayınlanmaya başlar. Nasıl ki fakülte onların sanat ve edebiyat ufuklarını açan ilk mekân olmuşsa, Dergâh da yine sanat ve edebiyat meselelerinin daha geniş bir çevrede tartışıldığı ikinci bir okul önemini kazanmıştır.

          Daha sonraki yıllarda ise Tanpınar’ın edebiyat sevdası ve kültür birikimi giderek katlanmış ve 1937’de Tevfik Fikret’in şiirlerinden seçmelerden oluşan bir antoloji ilk kitabı olarak yayınlanmıştır. 1939’dan itibaren ise Tanpınar’ın hayatında onu ilmi araştırmanın disiplinine sokan yeni bir devre başlar. O yıllarda bir zamanlar eğitim gördüğü Darülfunun’da da hocalık yapan Ahmet Hamdi Bey, üniversite çevresinden pek hoşlanmadığı ve bu devreye uyum sağlayabilmek adına çalışmaları için mebuslukta daha rahat zaman bulabileceği için, 1943-46 yılları arasında Maraş milletvekilliği yapar. Fakat bu siyaset macerası kısa sürer ve tekrar kürkçü dükkânına –fakülteye- geri döner.

          1947 yılından vadesi doluncaya kadar ise kendini tam anlamıyla edebiyata adamış olan Tanpınar, bu sürede Türk şiirine 137 eser, romanına Huzur ve Saatleri Ayarlama Enstitüsü gibi başyapıtlar ve nesir türüne ise Beş Şehir adlı denemesini bağışlamıştır.

          “Şiir söylemekten ziyade, susma işidir.” diyen Tanpınar, şairlerin klasik şiir terbiyesi olması gerektiğine inanır ve onun da bütün şiirleri hece vezniyle ve kafiyelidir. Kendi öğrencisi olan ve insan olarak da çok sevdiğini söylediği Orhan Veli’yi –şaşılacak bir durumdur bu- kafiyeli ve manasız şiirler yazdığı için, onu şiiri ciddiye almamakla itham eder. Kendi şiirlerinin temalarını da zaman, rüya, sonsuzluk gibi derin konulardan seçen Tanpınar için şairlik mükemmeliyetçilik işidir. Zaten şiire böyle önem veren bir şairin de eserleri hakkında “kusursuz” yorumunu yapmak, abartı olmayacaktır herhalde.

          Tanpınar’ın yazı labirentini her zaman kayıp medeniyetlerin kültür nesneleri aydınlatır. Ve ona göre medeniyet, derin maziden gelen bir kültür yığılmasıdır. Bu kayıp nesneleri kulaktan dolma bilgilerle değil de, yerinde görüp tanıma fırsatı bulmuştur Tanpınar. Paris, iki farklı kültür ve medeniyeti birbiriyle karşılaştırma imkânını vermiştir büyük yazara. Bundan dolayı doğu-batı ikiliği, Tanpınar’ın yazar ve düşünce adamı olarak üzerinde yoğunlaştığı temel konulardır. Kendi hayatı da zaten bu ikiliğin girdabında yolunu bulmaya çalışan bir insanın hikâyesidir. “Şark eşyaya umumi şeklinde tasarruf eder. Garp ise bünye mahiyetini anlamak ve bütün imkânlarını yoklamak suretiyle onu benimser.” sözüyle de açıklamıştır aslında içinde bulunduğumuz durumu.

          Bu görüşteki bir yazarın da roman ve hikâyelerinde Fransız edebiyatından etkilenmiş ve daha çok psikolojik konular üzerinde durmuş olmasına şaşırmamak gerekir. Kitaplarına kültür romanı, kahramanlarına da entelektüel tipler denilmesi de bu yüzden olsa gerek. Lakin Ahmet Hamdi Tanpınar’ı sadece eserleriyle tanımak büyük bir yanılgıya düşmek demektir. Çünkü çevresindekilere ve hakkında söylenenlere pek önem verilmeyen adamdı, hatta bazı kişiler onu çağırırken adını bile söylemiyorlar, Tevfik Remzi’nin oğlu diye sesleniyorlardı. Bire bir bu kişilerle tartışmaya girmese de o, kalemini yeri geldiğinde konuşturur ve intikamını eserlerindeki bazı tiplemelerde yakın çevresini kullanarak alırdı. Mahur Beste kitabını okursanız, Ata Molla’nın Nurullah Ataç’a gönderme bir karakter olduğunu anlayacaksınız.

          Türk edebiyatının belki de en yeri dolamayacak mürekkep ustalarından birini tanımak ve anlamak öyle bir solukta olacak iş değil elbette. Tanpınar okyanus, biz gemi misali onun özünü aramaya çıktığımız bu yolda umarım bir yön bulabilmişsinizdir sizi karaya ulaştırabilecek.

          Hırçın, huysuz ve her şeyden şikâyetçi bir şairin denizinde yüzmek zor tabii ki. Zaten demiyor mu Tanpınar da “Hayat, en zor dönüm noktasıdır.” diye. İyisi mi biz de bir haziran günü çok sevdiği dünyaya gelmişken geçirdiği kalp krizi sonucu soğuk bir kış günü hayata veda eden Ahmet Hamdi Tanpınar’ı, Rumelihisarı’na gidemesek de oradaki mezar taşına işlenmiş ölümsüz dizelere kulak verelim:

“Ne içindeyim zamanın, /Ne de büsbütün dışında…”     

Bunlar da hoşunuza gidebilir...

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir